Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2020 Perşembe

Ömür

 

Birileri yakıyor
Ve zaman erimeye başlıyor
Işığında kayboluyor her şey
Öğrendiklerimizi unutuyoruz peyderpey

Birileri bakıyor
Ve mekan gitgide daralıyor
İçinde kayboluyor herkes
Keşkelerimizi haykırıyoruz son ses

Birileri dönüyor
Ve başı sonu karışıyor
Yönümüzü arıyoruz her yerde
Durduğumuz anda kapanacak perde

Birileri sönüyor
Ve dumanında yok oluyor
Geride kalan ne ki sence
Uzaklardan bir selam ve bir tutam sevgi sadece

1 Ocak 2020 Çarşamba

Yine

Hep başa dönüyor insan
Sayfanın başına, hikayenin başına
En başına...

Hep başı dönüyor insanın
Birinin bakışına, kiminin kaçışına
Boşu boşuna...

Hep başkası oluyor insanlar
Bakmaz oluyorsun gidenlerin
Üçüne, beşine...

Hep başlasın istiyorsun inan
Döneceğini bile bile
Yine en başına...

12 Nisan 2012 Perşembe

Tatihte Bugün

Sekiz sene önce bugün askerdim
Soranlara 'şafak karanlık' derdim
Şimdi şafak sökmeden yollardayım
Ekmek parası kazanmak tek derdim

30 Ekim 2010 Cumartesi

İleri Geri Saatler

Bu gece yarısından sonra saat 04:00'de saatler bir saat geri alınacak. Yani yatıp kalktığımızda bir saat fazla uyumuş olacağız en nihayetinde. Tabi ki amaç gün ışığından daha çok yararlanarak enerji tasarrufunda bulunmak ama bizim için Pazar uykusunun artı bir saat uzaması ve unutkan olanlarımızın ertesi gün işe bir saat geç kalması demek bu eylem.

Bu saatleri ileri-geri alma durumu kişiye özel olsaydı olmaz mıydı? Mesela herkesin sene içerisinde saatini bir kez ileri bir kez de geri alma hakkı olsa, dilediği an bunları kullanabilse. 'Zaman eşittir para' kavramının geçerli olduğu günümüz dünyasında kimler neye göre bu hakkı kullanırdı acaba? Bir çocuk lunaparkta geçirdiği zamanı uzatmak için saatini geri almak isterken, iğneyle yaklaşan bir doktor gördüğünde çocuk aklıyla saati hemen ileri almak isteyecektir muhtemelen. Öğrencilik zamanında sınav süresince yetiştirilemeyen cevaplara ilaç olabilirdi bu saati geri alma işi ya da ilk kez aşık olunan kişiyle daha fazla vakit geçirmek için hesapsızca kullanılabilirdi bu hak. Gençlikte zaman hızlı geçtiği için ileriye alma durumları ancak beklenen bir konserin bir an evvel başlaması için tercih edilirdi herhalde. Bir otobüsü, uçağı kaçırmak üzereyken, önemli bir toplantıya geç kalındığında; nikaha, düğüne yetişilemeyecek gibiyken saatler geri alınarak durum kurtarılırken nadiren de olsa sıkıcı geçen bekleme anlarında ileri alarak yola devam edilirdi. Yaşlılıkta sadece ilaç zamanları için bakılan saatlerin ileri geri alınmasının önemi kaybolurken belki de kullanılmayan haklar da kaybolup giderdi zaman içinde...

23 Temmuz 2010 Cuma

Bir

Seneyi doldurmuşuz buraya yazmaya başladığımız günden beri. İlkokulda öğrendiğimiz harfleri yan yana getirerek kağıt üstünde kelimeleri peşi sıra dizeli yıllar yıllar olsa da kimileri birilerinin hatıra defterlerinde, kimileri en sadık dostuma giden zarfların içinde, kimileri okul yıllarında tutulan notlarda, kimileri internet aleminde orda burda ya kayboldu ya da kaydoldu.

Burası ise ne hatıra ne de not defteri. Bir internet adresi olsa da üzerinde yazılı, gideceği tek bir adresi yok yazılanların. Ben yazıyorum içimden geçenleri, sen de oku içinden seçtiklerini. Kafamı toplarlayabildiğim zamanlarda, içinde dağılanları da burada toplamaya gayret ediyorum elimden geldiğince. Bir seneden beri...

30 Mayıs 2010 Pazar

Saat Kaç?

Bir saat sonra gün biter, bugünle birlikte hafta biter, yarın olur ay biter, ayla birlikte ilkbahar biter... Sonra yaz başlar ve bizi haşlar bu sıcaklar!




13 Kasım 2009 Cuma

14 Sene Önce

Fotoğraf

Dün yine şöyle bir fotoğrafına baktım,
Daldım...
Ne kadar da güzel gülmüşsün öyle,
Hala öyle gülebiliyor musun?
.
12.11.1995

12 Ekim 2009 Pazartesi

Otuz Dakika

Dün gittiğim bir alışveriş merkezinde gördüm. Adidas mağazasının vitrininde koşan bir kadın fotoğrafı ve hemen altında yazan şöyle bir şey; "Bugün her şey rağmen kendime 30 dakika ayıracağım". Hayat mücadelesinde spora vakit ayıramayanlara yönelik bir çağrı ile kadının ayağındaki spor ayakkabısının reklamı amaçlanmış. Ayakkabıya bakmadım bile. Sadece söze takıldım kaldım, sorguladım kendimi. Acaba ben kendime ne kadar ayırıyorum? Bahsedilen 30 dakika yeterli mi? Sadece otuz dakikaya neler sığdırılabilir?

Evvelsi sene karı-koca beraber, evimizin hemen karşısındaki spor salonuna yazılmıştık. İşten geliş saatlerimiz birbirine yakın olduğu için evde buluşur buluşmaz spor çantalarımızı kapıp, salona atıyorduk kendimizi. Bir, bir buçuk saat civarında tepindikten sonra eve dönüp hafif bir şeyler atıştırıyorduk. Tabi bunu haftanın üç, dört gününe yaymak istesek de yaklaşık altı ay süresince, haftada ortalama iki günde kalabildik. Bu bile iyi sayılır. Eğer ki işten eve gelindiğinde soyunup, dökünüp iki kap yemek yenirse zaten o bedeni çekyatın üzerinden hiç bir kuvvet kaldıramıyor. Bütün gün kazan olan insanın kafası da televizyondaki dizilerden ya da facebook'daki kısa videolardan başkasını kaldıramıyor. Sene başında başladığımızspor salonu üyeliğini yaz başında sonlandırıp, fırsat buldukça akşam yürüyüşlerine başladık daha sonra. Zaten salona gidiş amacımız da vücut geliştirmek değil, zinde kalmaktı ve orada geçen vaktin hatırı sayılır bir kısmını yürüyüş bandı alıyordu. Oldum olası da sevememişimdir yürüyüş bantlarını. İstanbul'da yürüyüş yapacak yerler kısıtlı olsa da mahallemde iki tur atmayı yeğlerim.

Bu sene başında salon yerine sokakları mesken edinerek yürüyüş yapmaya gayret ettik ama bunda da pek başarılı olamadık. Sanırım 'para verdik, karşılığını almamız lazım' diyerek en azında haftada iki gün salona giden biz, bazen haftalarca adım atamadık altımıza şortları çekip de. Günün yorgunluğu, televizyondaki bir şeye takılış, eve geç geliş, ertesi güne hazırlık yapılması gerekliliği vs. vs. Çeşitli sebepler ve kendi kendimizi kabullendirdiğimiz bahanelerle eve girip kapattığımız kapıyı açamadık bir daha. Tek tesellim bir buçuk, iki senelik aradan sonra tekrar haftada bir halı saha maçlarına başlayabilmek. En azından haftada bir düzenli olarak top oynamanın dayanılmaz keyfini yaşıyor ve spor yapmış oluyorum. Bu dönem içerisinde işe yürüyerek gidiş gelişlerimi de katarsak, bayağı sportmen biri bile sayılabilrdim. Bütün gün masa başında oturup, işe araba veya servisle giden, eve geldiğinde yemek masasından ekran başına geçiş yapanlarla kıyaslarsak ben gayet zindeyim. Ne var ki bu otuz dakika meselesi kandırmaca. Otuz dakika yürümek için en az beş dakika hazırlanmak lazım, sonrasında duş alıp tekrar giyinmek minimum bir on beş dakika sürer, etti elli dakika.

-Devam edecek-

2 Ekim 2009 Cuma

Zamansız


Zaman mı geçiyor, ömür mü biçiyor,
Gün mü doğuyor, hayat mı boğuyor,
Yarın mı oluyor, zaman mı doluyor...

25 Eylül 2009 Cuma

Askerlik Hatıraları

Ayın on yedisinde askerliği bitirişimizin 5. senesi doldu. Her yıl adet haline getirdiğimiz buluşmalardan Geleneksel Tezkere Kutlaması'nı, Ramazan ayına denk geldiği için bu kez bir hafta erteleyerek, yine bir Cuma akşamı yapıyoruz. Nisan ayında Askere Gidiş Anma amacıyla toplandığımızdan beri de altı ay gelip geçti. Araya yaz ayları ve Ramazan'ın da girmesiyle bu süre sanki daha kısaymış gibi geliyor hepimize. Günün tamamına yakınını beraber geçirdiğimiz arkadaşlarımızla altı ayda bir görüşmek hayatın garip bir cilvesi. Altı ay kesintisiz yüzünü görüğümüz adamların diğerleri şimdi nerdeler kimbilir?

18 Eylül 2009 Cuma

İyi Bayramlar

Yarın aslında arife ama Cumartesiye denk gelmesiyle beraber bayram havasına erkenden girildi. Bayram havası dediğim direk tatil modu aslında. Senede bir iki haftalık izinler yeterli olmayınca çalışan kesim son yıllarda bayramları da hep bir tatil vesilesi olarak görüp değerlendirmeye başladı. Klasik 'nerde o eski bayramlar?' isyanına girecek kadar yaşımız olmasa da bayramların bizim çocukluğumuzdaki gibi bile yaşanmadığı bir gerçek. Biletler alınır, bavullar toplanır ve İstanbul'dan kaçılır. Bayram sevdiklerimizle beraber olmamız için kutlanıyor olsa da yine cep telefonlarımıza gelecek olan tatlı kelimelere sıkışacak anlamı.

31 Temmuz 2009 Cuma

That's the day, I like it!

Cuma, hafta sonunun ön sevişmesidir..



Güneş vururken cama ,
Dalarken bir programa,
Özledik seni Cuma,
Usulca geç git yeter..

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Pazartesi

Pazartesileri sevmez hiç kimse. Hiç kimse derken buna bir müddet öncesine kadar ben de dahildim. Ama artık seviyorum. Salıdan, hatta maç yoksa Çarşamba'dan daha çok belki de. Hiç bir şeyin ilki unutulmaz ve yeri hep ayrıdır, ayrı bir sevilir aslında. Yılın ilk günü manasız sevinç çığlıkları ile karşılanır ama iş haftanın ilk gününe gelince tüm yüzler asılır. Neden ki? Can atılan hafta sonuna yaklaştıran ilk gündür o. Her ne kadar adı Pazar'ın ertesinden gelse de... Beklenenene kavuşmak için atılan ilk adım. Hayatımızdaki her gün kadar değerli, bir o kadar yaşanılası. Kimbilir belki de geçmiş ya da gelecek hayatımızın en güzel anlarını yaşayacağımız, hiç bir zaman unutamayacağımız bir gün Pazartesi olacak. Biz hep bir an önce geçiştirmeye çalışmamıza rağmen o hep bir ümitle karşımıza çıkıp kendini sevdirmeyi başardı bana...

Çocukluktan, daha doğrusu öğrencilik yıllarından beri bu Pazartesi sendromu vardı etrafımda. Lisemi çok sevdiğimden belki de ben de pek olmazdı aslında. O zamanlar ne internet var, ne cep telefonu. Haberleşmek için okulda toplanmamız lazım illa ki. Üstüne üstlük eğlencenin kendi de okulda. Bu sebeplerden ötürü okula gitmek keyifli, can atılası bir durum. Haliyle Pazartesi de. Tek kötü yanı çalar saat ile uyanmak zorunda kalış ve uykunun en tatlı yerinde gözleri açma mecburiyeti. Üniversite yıllarında da bu pek değişmedi. Sonrasında gelen askerlikte de günlerin hepsi birdi zaten. İşin ilginç yanı bir Pazartesi sabahı teslim olup, bir Cuma sabahında elimde tezkere ile terkedişimdi birliği.

Ne zaman işe başladım, o zaman bu Pazartesi sendromu denen illet ile tanıştım. Hafta sonlarının kıymeti iki kat artarken süresi de bir o kadar azalmıştı sanki. Cuma akşamları sevinç ile kapatılan defterler, ne olduğunun anlamadan geçen haftasonu sonrasında Pazartesi sabahları hüzünle açılır oldu. İsmi Pazartesi sendromu ama başlangıcı Pazar güneşi batmasına dayanıyor. Hatta bazı Pazarlar kahvaltıdan sonra bile merhaba diyebiliyor size. Pazar oynanan çoğu maçın son on dakikasında skordan bağımsız bir üzüntü kaplar içimi. Bir de yorulmuşsam hele değmeyin hüznüme.Pazar günü boyunca uykunun, kahvaltının, gezip tozmanın ve/veya miskinliğin tadına varılırken hemen ertesi günün sabahındaki uyarı tonu ile bütün bunlara veda edilecek olması ve bir hafta süreyle otomatik bir şekilde yaşanılacağının idrak edilmesi bu sendromun sebeplerinden.

Çalışmaya başladığım ilk yıllarda fazlasıyla bu hissiyatlar içinde bir sabah servisi beklerken kurtuldum bu sendromdan. Baktım hayatım boyunca o beni terketmeyecek ve ben yaşadıkça hep karşıma çıkacak ben de kucak açtım. Dedim 'hangi gün olursan ol gel'...

23 Temmuz 2009 Perşembe

Perşembe Çorbası

Bu blogu açalı haftalar oldu ama hala tek bir konu hakkında yazamamışım. Şu Perşembeyi geçirince bir şeyler karalamaya başlayacağım. Hayat bildiğin kadardır. Yaşadıkların ve hayallerinle zamanı yok edebilirsin. Ben de heveslenmeme rağmen gözümü karartıp öğrenemeyince bloga yazmaya başlayamadım bir türlü. İnşallah yarın, güzel gün Cuma, benim için bir başlangıç olacak. Buysa sadece bir deneme. Yemek öncesi az çorba..