25 Mayıs 2010 Salı

Sensiz Geçecek Günler

Taksim'den dolmuşla dönerken bakacağım yine, sanki her seferinde ilk kez görüyormuşçasına heyecanlanarak ve Ağustos'a kadar içinde şarkılar, türküler yankılanacak bizim bestelerimiz yerine. Bazen ben de olacağım çimlerinin üzerindeki kalabalığın içinde ama sen olmayacaksın. Alkışlar, çığlıklar arasında kimler kimler gelip geçecek ama hiç biri senin yerini dolduramayacak. Ne çekilen halaylar ne de sallanan başlar golden sonraki pınarbaşının tadını veremeden bitecek o günler de. Ve biz sana kavuştuğumuzda yine isyan edeceğiz; "Sensiz geçen günlerin..."

20 Mayıs 2010 Perşembe

Dinleti

Çalıyorsun karanlığa doğru ama kimse dinlemiyor. Derin bir nefes çekip geceden, kapıdan içeri girdiğinden beri içinde tuttuğun her neyse notalarla dökülüyor ortaya. Ortalık toz duman, bin çeşit insan. Biri birine bakar görmez, biri birini yakar sönmez. Sen ise karanlığa doğru söylersin gece boyunca. Ne söylediklerini anlayan var, ne de peşinden el sallayan. Yalandan bir alkış kopar sen giderken sonra derler ki "daha erken!". Çalıp durursun aldırış etmeden, yüzüne vuran ışıklara, aklı bir karış havada aşıklara rağmen. Sonra toplarsın pılını pırtını, verirsin selamını. Alan olursa oh ne ala, yoksa yüklen pedala. Dönen bisikletin tekeri olsun...

14 Mayıs 2010 Cuma

Başbaşa

Başbaşa kaldık, bir hayal kurduk. Başbaşa verdik, bir hayat kurduk...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Ben Her Cuma Simit Yerim

Oldum olası severim simidi. Küçükken, öğrenciyken, yolda, vapurda, maçta, evde hep keyif almışımdır simit yemekten. Tezgah simidi olacak ama hani o 'çıtır' diye tabir edilenlerden. Pastanelerde çıkan yumuşacık, pamuk gibi simitler ve kandillerdeki o küçücük olanlar hiç cezbetmez beni. Her şehrin simidi de farklıdır birbirinden. Mesela Ankara'nın yanık ince simitleri en meşhurlarındandır. Her ne kadar önceleri beceremeyip yaktıklarını öne sürerek laf atsam da zamanla alışıp sevmiştim. Okuduğum yıllar boyunca pek tatmin olamadığım Eskişehir simitleri, şehrin kokoreççi yetersizliği ve standart İstanbul'da sosisli satan büfelerin orada olmayışından sonra gıda sektöründeki eksikliğiydi benim için. Yine de öğrenciliğin duyurduğu gereksinim sonucu karnımızı doyuran olmuştur simit. Üniversitenin kapısında duran simitçi amcayı da alıştırmıştım. Her Cuma ışıklarda beklerken göz göze geldiğimizde elimle yaptığım işaretlerin simgelediği sayıya göre hazırlardı simit poşetini. Hala her Cuma işe erken gelip masamda kimselere dokundurmadan sürüyorum hem simide peyniri hem simidin keyfini.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Bağlarım

Beni hayata bağlayan, oynaması da izlemesi de ayrı bir keyif olan güzelliklerden biridir futbol. Güzelliğini kazanmaktan öte yaşattığı duygularda bulduğum, tribündeyken de oyunun içindeyken de hırsla değil, aşkla takip ettiğim meşin yuvarlağın bitmeyen hikayesiydi...

Yedi sekiz yaşlarından beri top teptiğimi düşünürsek yirmi beş senedir de fiili olarak haşır neşiriz demektir futbolla. Kendimce yaptığım hesaplarla maksimum beş altı sene sonra noktayı koyarak uzaktan sevmeye devam edecektim. Olmadı.. Evdeki hesap çarşıya uymadı ve geçtiğimiz hafta yırtılan sadece sol diz çapraz bağlarım değil, benim yazdığım hikayede futbola ayrılan kısmın da kalan sayfaları oldu.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Geçer

Geçer...
O da gelir, o da geçer. Dert ararsan çok hayatta. Aramasan da bulur zaten seni. Sen mutluluğu arayacak, bulduğunda da kovalayacaksın. Malazgirt bitsin, Kurtuluş Savaşı kazanılsın. Sonra... Bitmez ki hayattaki savaşlar, yetmez ki insanı doyurmaya pişirilen aşlar. Sen her savaşı kazan ve hep bekle içi yemek dolu bir kazan.
Olmaz...
Kazanır, kaybedersin ve bir şeylerden hep öyle vazgeçersin.

16 Nisan 2010 Cuma

Nasılsın?

Cevabı hiç verilmeyen bir sorudur bu 'nasılsın'. Her daim iyi olunduğu belirtilerek geçiştirilen ve sorana nasıl olduğumuzu sorduğu için üstüne bir de teşşekkür edilen tek kelimelik cümle. Aslında herkes için başka başka hallerde cevabı vardır da hiç kimse onu açığa çıkarmaz, çıkaramaz ve sadece 'iyiyim' der. İşin garibi kötü olsa bile öyle der. Neredeyse hayata son kez bakmakta olan birine sorsanız bile, vereceği cevap yine tek kelimelik bu anlamsız cümledir.

Bu sorunun bir de çoğul hali vardır ki her seferinde içimde onlarca replik kurup, hiç birini kullanamamanın üzüntüsüne rağmen ben de iyiymiş gibi yaparak soruyu beklenen cevabı ile karşılayıp teşşekkürlerimi ilettikten sonra sorarım; "siz nasılsınız?". Kişilik bölünmesi yaşayan ruhuma yöneltilmiş gibi hissetmeme yol açan bu soruya, "Nasıl mıyız? Anlatalım da dinleyin.." diye başlayarak devam etmek istiyorum bir gün.

-Devam edecek-