Ellerin kadardım ellerinin arasındayken, sonra büyüyüp kayıp gittim o ellerin arasından... Tuttuğum ellerin ve sözlerinle kaybolmadan buldum hep yolumu. Yerinde durmayan gözlerine sabitleyemediğim gibi gözlerimi, kendim de duramadım yerimde. Seçemediğim yolların nereye gittiğini bilemeden yürüyorum hayatta. Sen bana baktığında ne görüyorsun onu da bilemiyorum ama ben sana her baktığımda mahcubiyet yaşıyorum. Yarım kalan sayfaların uçları gibi bükük boynum. Yere değen bir pantolon paçası gibi ölçüsüz, bardağın dibinde kalmış çay gibi kurumuş hayallerimi yaşatamadığım için...
Bir saat sonra gün biter, bugünle birlikte hafta biter, yarın olur ay biter, ayla birlikte ilkbahar biter... Sonra yaz başlar ve bizi haşlar bu sıcaklar!
Taksim'den dolmuşla dönerken bakacağım yine, sanki her seferinde ilk kez görüyormuşçasına heyecanlanarak ve Ağustos'a kadar içinde şarkılar, türküler yankılanacak bizim bestelerimiz yerine. Bazen ben de olacağım çimlerinin üzerindeki kalabalığın içinde ama sen olmayacaksın. Alkışlar, çığlıklar arasında kimler kimler gelip geçecek ama hiç biri senin yerini dolduramayacak. Ne çekilen halaylar ne de sallanan başlar golden sonraki pınarbaşının tadını veremeden bitecek o günler de. Ve biz sana kavuştuğumuzda yine isyan edeceğiz; "Sensiz geçen günlerin..."
Çalıyorsun karanlığa doğru ama kimse dinlemiyor. Derin bir nefes çekip geceden, kapıdan içeri girdiğinden beri içinde tuttuğun her neyse notalarla dökülüyor ortaya. Ortalık toz duman, bin çeşit insan. Biri birine bakar görmez, biri birini yakar sönmez. Sen ise karanlığa doğru söylersin gece boyunca. Ne söylediklerini anlayan var, ne de peşinden el sallayan. Yalandan bir alkış kopar sen giderken sonra derler ki "daha erken!". Çalıp durursun aldırış etmeden, yüzüne vuran ışıklara, aklı bir karış havada aşıklara rağmen. Sonra toplarsın pılını pırtını, verirsin selamını. Alan olursa oh ne ala, yoksa yüklen pedala. Dönen bisikletin tekeri olsun...
Başbaşa kaldık, bir hayal kurduk. Başbaşa verdik, bir hayat kurduk...
Oldum olası severim simidi. Küçükken, öğrenciyken, yolda, vapurda, maçta, evde hep keyif almışımdır simit yemekten. Tezgah simidi olacak ama hani o 'çıtır' diye tabir edilenlerden. Pastanelerde çıkan yumuşacık, pamuk gibi simitler ve kandillerdeki o küçücük olanlar hiç cezbetmez beni. Her şehrin simidi de farklıdır birbirinden. Mesela Ankara'nın yanık ince simitleri en meşhurlarındandır. Her ne kadar önceleri beceremeyip yaktıklarını öne sürerek laf atsam da zamanla alışıp sevmiştim. Okuduğum yıllar boyunca pek tatmin olamadığım Eskişehir simitleri, şehrin kokoreççi yetersizliği ve standart İstanbul'da sosisli satan büfelerin orada olmayışından sonra gıda sektöründeki eksikliğiydi benim için. Yine de öğrenciliğin duyurduğu gereksinim sonucu karnımızı doyuran olmuştur simit. Üniversitenin kapısında duran simitçi amcayı da alıştırmıştım. Her Cuma ışıklarda beklerken göz göze geldiğimizde elimle yaptığım işaretlerin simgelediği sayıya göre hazırlardı simit poşetini. Hala her Cuma işe erken gelip masamda kimselere dokundurmadan sürüyorum hem simide peyniri hem simidin keyfini.
Beni hayata bağlayan, oynaması da izlemesi de ayrı bir keyif olan güzelliklerden biridir futbol. Güzelliğini kazanmaktan öte yaşattığı duygularda bulduğum, tribündeyken de oyunun içindeyken de hırsla değil, aşkla takip ettiğim meşin yuvarlağın bitmeyen hikayesiydi...
Yedi sekiz yaşlarından beri top teptiğimi düşünürsek yirmi beş senedir de fiili olarak haşır neşiriz demektir futbolla. Kendimce yaptığım hesaplarla maksimum beş altı sene sonra noktayı koyarak uzaktan sevmeye devam edecektim. Olmadı.. Evdeki hesap çarşıya uymadı ve geçtiğimiz hafta yırtılan sadece sol diz çapraz bağlarım değil, benim yazdığım hikayede futbola ayrılan kısmın da kalan sayfaları oldu.