"Zor dostum zor" diye başlıyordu derdini anlatırken. Bir kendi bilirdi zorluğunu, bir de Allah. "O iş zor" diyordu yapılması beklenen işler için de. "Pekiyi kolay olan nedir?'" diye sormak da bana zor geliyordu işte. Öylece geçip gidiyordu hayat aramızdan. Zorluklara aldırış etmeden, sorulara cevap bile vermeden hem de. Kolay olan, ardından seyretmek kalıyordu bize de. Yarınlara onların ardından bakmak için bugün yapılması gereken tek şey öylece seyretmek. Oysa ki hayallerin ötesine geçildiğinde, yarınların da ötesinden geriye dönüp bakmak mümkün olabilir miydi? Bu da zor bir soruydu... Kolay olan kabullenmekti her şeyi. Zor olansa değiştirmek. Değiştirmek için kılıcı kınından çıkarma kısmı uzadıkça ağırlığı artıyordu, kılıcın da kının da. Kolda derman kalmaz, başta dert çoğalır zamanla. Ama kılıç kınından bir çıktı mı bütün kördüğümler ya çözülür ya kesilir...
Ufakken büyümek ister ya insan hep. Yaş olarak da ebat olarak da. Sonra da aksine küçülmek ister. Büyümek için beklemek zor gelir de bir şey yapmaya gerek kalmaz. Oysa ki küçülmektir işin zoru.Sen büyürsün; dertler büyür, hayallerin küçülür. Zaman küçülür, kalmaz hatta. Hayat sana fırsat bile tanımaz hayal kurmak için. Yiyip içer, gülüp geçersin günlük olanlara. Sırası geleni yaşarsın 'kader' bilerek, başına geleni çekersin 'keder' diyerek.Bir bakmışsın ki sallandığın salıncak gidip gelmiyor artık ileri geri. Görebildiğin göküzü de yüzüne vuran rüzgar da yok.
Bir Yağız vardı sahi, ne oldu ona? Ne yapıyor acaba şimdi? Sadece iki sene sınıf arkadaşı olarak kalabilmiştik, sonra ayrıldı sıralarımız. Bir tatilimiz var on beşinde, yediğim ilk dayak da onun sayesinde. Merak içindeyim eski mahallemdeki arkadaşlarımın hallerini. Beraber içtiğim, içimi döktüğüm gurbetteki Tuğrul nerede? Kütahya'yı gördüm onun sayesinde. Unutamam ki...
Askerlik başvurusunda beklemek zorunda kaldığım saatleri geçirdiğim Özgür. Uludağ mezunuydu, sigortacı olmuştu askerden dönünce. Telefonu duruyor rehberimde. Silsem mi ki? Ya askerdeki Murat Tan. İnsan arada bir selam verir lan. Öyle asker selamına da gerek yok, altı ay boyunca yaptığı gibi bıyık altından gülümsese anlarım ben. Diğerleri varken o yok ortada. Hocayı da göremiyorum ne zamandır. İlkokul perdeleri değişirken eskilerini atmayıp pankart yapmıştı. Asarken kornişlerini farkedip sorunca öğrenmiştim. Hala geliyor mu acaba maçlara, pankartı da görünmüyor ne zamandır. Geçende köfteci Sedat Ağabey geldi aklıma. Eskişehir'deki evimizin yanındaki salaş dükkanında yediğim o lezzetli köftelerin tadını bulur muyum bir daha? Göbekliydi, içtiğinden. 'Söylediklerimin yarısını at, yarısını tut' derdi konuşurken. Bıraksam adını da unutur muyum?
Onları anarken ben, onlar da anımsıyor mudur beni arada sırada...
Sene başında kendi kendime yazılı olmayan bir liste oluşturup yapmak isteyip yapamadığım bir takım şeyleri sıralamış ve o zamandan beri de onları sırasıyla hayata geçirmeye gayret ediyordum. Unutulan, vakit bulunamayanlar, üşenilen ve ertelenenler bir bir eksiliyordu bu listeden. Her yeni yıla yeni başlangıçlar umuduyla girilir ama ne hikmetse karlar erimeden bütün hayaller erir gider ve rutin hayata devam edilir. Tıpkı Pazartesileri girilen ve hafta sonuna kalmadan çıkılan diyetler gibi. Monotonlaşan hayatlardır bu umutların ve planların törpüleyicisi. Git gel hafta boyunca iş hayatının koşturmacası, ev ile ofis arasında trafik yoğunluğuna bağlı oluşan yorgunluk ve hafta sonuna sığmayan uzun bir liste...
Şimdi yapılacaklar listesinde bir maddeye daha çizik atmak ve ona bağlı bir alt başlık açmak üzere bekliyorum hafta sonunu. Sekiz gün sonra kaldığım yerden devam edecek, kah başlık ekleyecek kah öncekileri sileceğim. Bu liste uzadıkça uzayacak ve hiç bitmeyecek muhtemelen. Önümde duran bembeyaz bir sayfaya ne yazsam diye düşünüp duracağım gün geldiğinde ya da sadece sayfanın sonuna bir şeyler yazıp üsttekileri hiç okumadığımda bedenimle ruhum ayrışmış demektir. Biri kalem olur ucu yok, diğeri kağıt olur suçu yok...
Seneyi doldurmuşuz buraya yazmaya başladığımız günden beri. İlkokulda öğrendiğimiz harfleri yan yana getirerek kağıt üstünde kelimeleri peşi sıra dizeli yıllar yıllar olsa da kimileri birilerinin hatıra defterlerinde, kimileri en sadık dostuma giden zarfların içinde, kimileri okul yıllarında tutulan notlarda, kimileri internet aleminde orda burda ya kayboldu ya da kaydoldu.
Burası ise ne hatıra ne de not defteri. Bir internet adresi olsa da üzerinde yazılı, gideceği tek bir adresi yok yazılanların. Ben yazıyorum içimden geçenleri, sen de oku içinden seçtiklerini. Kafamı toplarlayabildiğim zamanlarda, içinde dağılanları da burada toplamaya gayret ediyorum elimden geldiğince. Bir seneden beri...
Gün ağırıyor, güney çağırıyor artık bizi. Sırtımızdan akan ter damlalarına eşlik etmeyi bekleyen daha tuzlu damlacıklar var güney sahillerinde. Kışın ortasında donarken, hayaliyle ısındık ve ayırttık yerimizi ne olur ne olmaz diyerek. Şafak sayan asker gibi günleri saydık birer birer. Neler yapabileceğimizi plansızca geçirirken kafamızdan, yüzümüzde tebessümden öte ifadeler oluştu. Bütün bu heyecan fırtınası aslında bir yel gibi gelip geçecek olan sadece bir hafta içindi. Sekiz gün, yedi gece ve sadece iki hece; tatil...
Yaz gelir ve yazasım gider, bu hep böyle olmuştur. Herkes için mi geçerlidir bu yoksa bana has bir hissiyat mıdır bilemedim. Gerçi tatil kavramı hep 'yaz'ı aklına getirir insanın ve mevsim olan 'yaz', eşseslisi, emir kipi 'yaz'ın isme dönüşmüş hali 'yazı'yı da alır götürür tatile. Kelimeler böyle minibüste ayakta giden yolcular misali içiçe girerken benim kalemim de sıcakla beraber erimeye, anlamlı cümleler yazamamaya başlıyor işte...
Ellerin kadardım ellerinin arasındayken, sonra büyüyüp kayıp gittim o ellerin arasından... Tuttuğum ellerin ve sözlerinle kaybolmadan buldum hep yolumu. Yerinde durmayan gözlerine sabitleyemediğim gibi gözlerimi, kendim de duramadım yerimde. Seçemediğim yolların nereye gittiğini bilemeden yürüyorum hayatta. Sen bana baktığında ne görüyorsun onu da bilemiyorum ama ben sana her baktığımda mahcubiyet yaşıyorum. Yarım kalan sayfaların uçları gibi bükük boynum. Yere değen bir pantolon paçası gibi ölçüsüz, bardağın dibinde kalmış çay gibi kurumuş hayallerimi yaşatamadığım için...