Aç kollarını açabildiğin kadar ve kucakla ne varsa hayatında. İyisini, güzelini sarıp sarmala sok içine. Kötüsünü, çirkinini yok et gözünün önünden. Kalmasın hiç önünde engel, yüreğin kadar geniş olsun yolların. Sonra yeniden aç kollarını açabildiğin kadar ve yürü üstüne üstüne. Ellerinden tutanlar, koltuğunun altına girenler güç versin sana.
Aç kollarını açabildiğin kadar ve uzan her yere ki gidemediğin göremediğin kalmasın içinde. Her vardığın yerde başka bir yer uzak kalmış olacak. Hepi topu bir kucak dolusu bu dünya yani. Nereye gidersen git, sığdırabileceğin aynı.
Hayat bize verilmiş karşılıksız bir çektir, bugünun anlamı varsa o elindeki değil dalındaki çiçektir...
Bir iki hafta öncesine kadar İstanbul'a yağdığında kısa süreli keyif sonrasında eziyet yaşatan karın yakıştığı yerlerden biri de Kartalkaya'ymış. Fotoğraflardan görülen o. Bundan 12 sene evvel yine kendi isteğim dışında kendimi karın yakıştığı başka bir dağda bulmuştum. Arkadaşım vesilesiyle bir üniversite turuna yamanarak Uludağ'ın eteklerine serpilmiştik. İmece usülü edindiğim bir kaç parça kıyafet ile huzursuz bir şekilde çıkmıştım pist denen eğimli antreman sahasına. Ayaklarımda kayak takımı, ellerimde çubuklar düşe kalka debelendim karlar içinde. Yavaşlamak ve durmak için öğretilen kaz ayağını aklımıza kazıyarak vurduk kendimizi tepeye. Pist gibi kısa da değildi yol. Üstelik sağdan soldan hızlıca inen onlarca yarı usta kayakçının arasında kalmıştım. Kaz ayağının sökmediği yerde çömelerek durmaya niyetlensemde kızaktaymışçasına iniyordum bu sefer yokuşu. Son çare sağa sola atlayıp son veriyordum kontrolsüz inişime. Binbir güçlükle düzlüğe varırken bana hala "Kaz ayağı, kaz ayağı" diye taktik vermeye çalışan arkadaşlarıma "Bırak bu ayakları hatta al bırak bu kayakları" diyerek kendimi otele attıktan sonra tatil anlam kazanmıştı benim için. Geri kalan zamanımda açık büfenin nimetlerinden faydalanırken, içkinin kollarına bırakıp seyreylemiştim karın güzelliğini. Ara ara dışarı çıkıp kayanlara da uzaktan bakıp sadece gece sucuk&şarap keyfine ortak olmuştum onlarla. Böyle geçmişti benim için kar tatili ve son gecemde kızakla kayarak en azından sapasağlam ve stressiz bir şekilde inişin tadına varıp da dönmüştüm.
Bütün bu anılarımı tazeledikten sonra sekiz kişilik grubun tek kaymayanı olarak iki günlük tatile çıkıyorum bu gece yarısı. Bu sefer deneme amaçlı bile adımımı atmayacağım dışarı. Belki sadece veli konumunda hanıma göz kulak olmak için yiyebilirim bu sözümü.
Kaç?! Hadi canım sende!?.. 'Vallahi' de...
Ne dersen de iki tane üç yan yana gelir ve dudaklarını büzüştürür işte böyle. Herkes için başka başka anlamlar taşırken senin taşıyamayacağın kadar ağır bir yük olur yapışır sırtına. Sırıta sırıta geçenler de olur yanından hiç bozma moralini. Yanaklarından makas almak için uzat onlara elini. Uzat ki enerjiyi yakala. Dökülen saçlarının arasında gezinmektense ellerin, ya da yaşları silmektense gözlerinden dökülen, dokunsun dokunabildiğin kadar gönüle. Ulaşmaksa amacın bu üç günlük hayattaki en büyük ödüle, okun okunabildiğin kadar yüzünden. Üzmeden kendini hiç başkaları yüzünden, ezmeden hiç kimseyi aşkları yüzünden. Sevmeyi bilerek yaşa ömrünü, sevgiyle doldur gömünü. Gülmekle geçsin çoğu zamanın, kalanı da gülümsetmekle. Karnını doyurduğu gibi mutlu da etsin seni bir tas çorba, yanındaki bir dilim kuru ekmekle. Yastığına başını koyduğun her gecenin sabahı aynı ses sana 'Günaydın' desin, gerisi inan mühim değil kardeşim.
'Eskisi gibi değil artık...' Zaten olsaydı ona 'eski' demenin bir manası kalmazdı. Attığın her adımda bir önceki ayak izin eskimiş oluyor. Yürüdükçe dallar da yeşeriyor, yapraklar da dökülüyor. Çamurlu yollarda yürürken zorlaşan adım atışlar, çimenlikte koşarcasına hızlanıyor. Ayakta durmayı öğrendiğimiz andan beri de yürüyoruz bu hayatta. Durmaksızın, dinlenmeksizin, dinlemeksizin...
Bazen de köprüler çıkıyor yollarımıza, altından akan suya düşmemek için üzerlerinden geçiyoruz. Kimi büyük kimi ufak bu köprülerin. En sonuncuna da 'sırat' diyorlar. Ona gelene kadar bir sürü köprüden geçip dururken hep bir şeyler dökülüyor ellerimizden. Düşenler kalıyor, biz devam ediyoruz. Anılarımız, bilgilerimiz, yeteneklerimiz, hayallerimiz... Ya suya düşüyor, ya da kayboluyor her bir köprü geçişinde azar azar. Son köprüye çırılçıplak varıyoruz yolun sonunda. Ne elimizde ne de aklımızda bir şey kalmıyor. Bir tek yüreğimizde sarıp sarmaladıklarımız yerli yerinde duruyor.
Şimdi öyle bir köprü çıkmış ki karşıma iki kişi geçmenin imkanı yok. Sıra bana gelmiş ve elinden tuttuğum çocukluğumla birbirimize baka kalmışız köprünün başında. "Geç git" diyor bana gözleriyle, "yeter beni taşıdığın". Oysa ben hiç onsuz kalmamışım, nasıl bırakıp gidebilirim ki. Başımı kaldırıp karşı tarafa bakıyorum, bir el uzanmış beni bekliyor. Sisli havada kimliği belirsiz bu elin sahibinin. Yolun devamı da belirsiz. Geçmek zorunda olduğum köprüye adımımı atar atmaz sallanmaya başlıyor. Belli ki yıkılacak ben geçer geçmez. Köprünün ortasına ilerlerken geriye doğru uzanan kolumun ucunda duruyor hala çocukluğum. Başımı çeviriyorum ama beni bekleyen el kımıldamıyor yerinden. Gayret ediyorum ama yetişemiyorum. Bir elimin parmaklarının ucunda çocukluğum, diğerinde dokunamadığım o el. Derken bir şarkı söylemeye başlıyor çocukluğum. Yaşlanıyorum...
Düşünüp duruyorum ne işim var burada
Yüzümü güldürecek kimse yok civarda
Her akşam güneş batımında ruhum darda
Ne meraklanıp da sor halimi
Ne de uzanıp tutuver elimi
Yorulur, bir ağaç dibine çömelirim
Hayallerimde hep sana yönelirim
Yaslı gittim, şen dönebilirim
Yeter ki sen ol dönüş yolumun ucunda
Bir demet taze çiçek olsun avucunda
Sanki dört bir yanım örülü duvar
Ve her duvarda senin resimlerin var
Sigaramın dumanı uykumu kovar
Gözlerim kapanmaz yorgun düşsem bile
Karanlık da sessizlik de nafile
Bir kaşık çorba açlığımı dindirir
Beni o güzel sözlerin sevindirir
Özlemim okyanuslardan da derindir
Gecelerimin hepsi birer uçurum
Döneceğim o günü bekler dururum
Mayıs 2004 - İskenderun
Eğer içindeysen eninde sonunda çıkarsın... Ama içindeyse işin zor ...
(Richard Bach'ın 'Martı' adlı kitabından)