4 Şubat 2012 Cumartesi

Yol Tarifi


Öyle demişti şair; "yolun yarısı eder". Kendisi için bu hesap tutmadı gerçi ama biz hep onun dediği gibi bilmeye devam ettik. Haklı olduğu değişimleri kabullenmek istemesek de hissederek ulaştık bu yaşa. Koca bir adamı da tarif eden, bir küçük rakıyı da simgeleyen o aynı rakam. İkisini de tükettiğinde aynı dram...  

Hayatın kendisi kişiye sunulmuş en güzel hediye iken ulaşılacak noktayı aramakla geçip gidiyor ömür. Kulaklarımda bir gitar tınısı, ellerim ceplerimde yürüyorum ben de. Kah yokuş yukarı ağır ağır, kah bayır aşşağı koşar adım. Ne ara otuz beş oldu lan benim yaşım?

28 Ocak 2012 Cumartesi

Adam


Sen şimdi hiç bir şey bilmiyorsun ya adamım, inan benim de bir farkım yok. Adını bile duymadın daha, neye adın kadar emin olabilirsin ki bu hayatta. Aldığın ilk nefesin ciğerini yakmasıyla alev alacak dünya ve sadece sen kalacaksın sonrasında. Ayaklarının üzerinde durmaya başladığında  tuttuğum elini bıraksam da gözlerim hep gözlerinde olacak. Yağmurda beraber ıslanacağız seninle hem de kahkahalar atarak. Kurumanın yollarını sen bulacaksın ama saçakların altına saklanmadan. Bildiğim her şeyi sabırla öğreteceğim sana. Doğrunun tek olmadığını zamanla sen de göreceksin . Bir tek şeyin istikameti şaşmayacak; o da sevgi. Yüreğimde taşıdığım sevdalara yer bulamazken seninle paylaşmaya başlayacağız her birini.

'Yaş otuz beş, yolun yarısı eder' diye öğrenmiştik biz şairden, benim içinse yepyeni bir yolun başı adamım. Haydi uzat elini, beraber atalım ilk adımı.

23 Aralık 2011 Cuma

Oyun

Dökelim misketleri, kağıtları, bozuk paraları.
Bakalım daha ne çıkıyor ceplerimizden.
Sen bana ‘neden?’ diye sor. 
Ben vurayım misketleri birbirine.
Ben sana ‘neden?’ diye sorayım. 
Sen çiz kağıtları.
Sonra yazı tura atalım kalan bozukluklarla.
Yazı gelirse gülüp geçelim.
Tura gelirse sen söyle…

20 Eylül 2011 Salı

Şehr-i Ben

Bir büyük şehir keşmekeşindeyim. Dört şeritli otobanlarda son sürat giden arabalar gibi geçiyor düşünceler aklımdan. Sıkıntılarım birer gökdelen olup yırtıyor yaşama sevincimi. Mutluluklarım ise gecekondu misali dip köşelerde, her an yıkılacakmışçasına endişeli. Sürekli bir koşuşturmaca var beynimin içinde. Çalar saat ile dükkan açan gözlerim, şehrin akşam yanan ışıklarına inat kepenklerini indiriyor. Yağmura hasret kalan toprakmışçasına kuruyan bedenim duşun altında yeniden hayat bulup öyle kavuşuyor yatağa. Nüfus hep tek ama rakım duble masamda. E bu hayat da başka türlü çekilmiyor be kardeşim...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Bahaneler ve 'Bana Ne'ler...

Tek geçerli sebep bir dönem blogların yasaklanması sebebiyle giriş yapamamızdı. Diğerleri hep bahane. Yazacak zaman bulamamak diye bir şey yok ama insan istiyor ki başka başka şeyler de yapsın. İşte o zaman yok olmasa da yetmiyor zaman. Ya da biz paylaştırmayı bilemiyoruz usülünce. Bir de bizi oyalayan onca şey çıkınca karşımıza bir de bakmışsın ki geride kalmış bütün biriktirdiklerin.

İleti diye bir illet var şimdilerde. İletişimde ol, olma ulaşıyor herkeslere. Kimse bu herkesler? Hayatında mı, aklında mı, gönlünde mi belli değil. Hepsi birer ikon. Oralara yazar olduk adım alışır gibi, sonra da alışıp garip bir adam olduk. Bir göz atımı mesafesinde duran paylaşım sitelerinden dolayı kısaldı cümlelerimiz. Yüz kırk karaktere sığışmaya çalıştık, olmadı. Yine sekeriz oralardan ama adımlarımızın sağlamı buraları titretir. Yoksa bana ne kim neredeymiş, kiminleymiş, kime ne demiş. Ben burada kendimle başbaşa, sokakta sevdiklerimle kol kola olayım, o bana yeter.

12 Nisan 2011 Salı

Yıldızlar

Eski tahta iskelenin denize gömülmemiş kısmına sırt üstü uzanmış yıldızları seyrediyorlardı. Bu daracık iskeleden düşmemek için yan yana ve bedenleri birbirine yapışık şekilde yatıyordu dedeyle torun. Gökyüzünü aydınlatan yıldızlara bakarken duyabildikleri sadece dalgaların sesiydi. İskeleye doğru vuran hafif dalgalardan dedenin paçaları ıslanıyordu biraz. Kısa pantolonlu torununsa böyle bir derdi yoktu şimdilik. Göbeğinin üzerinde kavuşturduğu elleri her nefes alıp verişinde yukarıya doğru yükselip iniyordu. Dede torununun iskeleyi yastık belleyen başı acımasın istedi. Elini torununun boynunun altından geçirerek onu sarıp sarmaladı. Bir an yıldızlardan gözünü ayıran torun dedesine gülümsedikten sonra tekrar bakışlarını gökyüzüne çevirirken;

- “Dede..” dedi.
- “Bu yıldızlara şu anda kaç kişi bakıyordur?”.

Yaşlı adam boşta kalan sol eliyle sakalını sıvazlayarak kısa bir süre düşündükten sonra kaşlarını yukarıya kaldırıp henüz sayı saymasını yeni öğrenmeye başlayan ufaklığa;

- “Tahmin et bakalım, kaç kişi?” diye sordu.

Cevabını kimsenin bilemeyeceği bu soru karşısında dudağını bükerek bir süre sessiz kalan ufaklık, başını biraz daha geriye atıp, sağa sola çevirerek daha geniş açılarla gökyüzüne baktıktan sonra;

- “Bence ikimizden başka kimse görmüyordur.” dedi gülerek.
- “Iıııııı… Annemler evde, tavandan yukarıyı göremez. Hem babamla şimdi diziyi izliyorlardır. Abim arkadaşlarıyla yine o beni hiç oynatmadığı oyuna dalmıştır bilgisayarda…. Iıııı… Nurettin amca bakkala biri gelirse diye kasadan bir yere ayrılmaz. Komşumuz Naciye Teyze balkondadır kesin ama apartmana girip çıkanları gözetlemekten yukarıya bakmaz. Iıııı.. Fırat da uyumuştur bu saatte. Annesi onu erkenden yatırıyormuş. Gülşen öğretmenim bakıyordur belki... Bakıyor mudur dede?” dedi.

Üşümesin diye kapşonlu eşofmanının fermuarını en yukarıya doğru çekti dedesi. Bir müddet daha sessizce seyrettiler yıldızları. Yaşlı adam hiç söylemedi torununa kaç kişinin yıldızları gördüğünü. Yıldızları saymanın mümkün olmadığı gibi, onu görenlerin sayısını bilmenin de mümkün olmadığını büyüdükçe anlayacaktı ufaklık. Görmek isteyen herkesin sadece kafasını yukarıya kaldırarak ya da dedesiyle yaptıkları gibi sırt üstü uzanarak gökteki yıldızlarla kucaklaşabileceğini zamanla öğrenecekti.

12.04.2011

21 Kasım 2010 Pazar

Hepimiz Kurbanız

Kurban bayramı ve tatil biter, yarın herkes kurbanlık koyunlar gibi otobüslere, metrobüslere, servislere ve arabalarına binip işlerine gider...