12 Nisan 2012 Perşembe

Tatihte Bugün

Sekiz sene önce bugün askerdim
Soranlara 'şafak karanlık' derdim
Şimdi şafak sökmeden yollardayım
Ekmek parası kazanmak tek derdim

23 Mart 2012 Cuma

Kayıp Ada


- Kaptan bu yol nereye çıkar?

Hep bilmek isteriz daha başından. Ona göre yürürüz. Atılan adımların boşa çıkmasına dayanamayız. Yorulacaksak eğer, buna değmeli. Gidip de boş boş geri gelmemeli...

Oysa denizlerde yol yoktur.Kimisi kulaç atar, kimisi küreklere asılır. Şanslı olanların yelkenleri pupa, tuzu kuru olanlarınsa motoru bilmem kaç zamanlı. Rota belirlenir ve ilerlenir ya da rüzgara bırakılır bütün iş.

Hayat da denize benzer bu sebeple. Yolu yordamı bilmek istersin ama yoktur. Senin rotan ve gidişin esastır. Derin bir nefes çeker ve gidersin. Yollarda kaybolan zaman, denizde uzar. Denizin dibi yoktur çünkü. Uçsuz bucaksızdır. Yolları yapan da kesen de insanın kendisidir ama aynı insan denize bir şey yapamaz.

Dalıp gidersin ya bazen... Denizin dibi masmavilikten simsiyaha doğru. Binbir güzellik, gizem, korku hepsi bir arada. Sonra çıkarsın suyun üstüne. Dalgalar alıp götürür seni. Bazen kıyıya kadar. Sakinleşince bırakırsın kendini. Sırt üstü. İzlersin yakından ya da uzaktan. Bazısı korkar, sadece ayaklarını sokar, içine giremez. Bazısı dipten kum çıkartır anlamsızca. Küçük takalar, büyük şilepler. İskeleler, dubalar, fenerler, daha neler neler.

Sahilde oturursun. Gecenin sessizliğini dalga sesleri bozar. Sana doğru gelip gelip gider sanki seni çağırır gibi. Güneş doğar ufuktan, uzaklara doğru bakarsın belli belirsiz. İçinden çıktıkça hep kurursun illa ki. Gözlerini yakar tuzu. Bahanesiyle kızarır gözlerin. Acını saklarsın. Acıktırır ne hikmetse. Ne çıkarsa bahtıma deyip doyurursun karnını.

Kıyıları olduğu gibi adaları da vardır birbirinden güzel. İrili ufaklı, bağımsız. Bazısı istila edilmiş, bazısı henüz gidilmemiş. Hep bir ıssız ada vardır tek başına düşülen. Üç şey almanız şart koşulur. Seçersin çocukça; aşk, müzik, futbol.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Yol Tarifi


Öyle demişti şair; "yolun yarısı eder". Kendisi için bu hesap tutmadı gerçi ama biz hep onun dediği gibi bilmeye devam ettik. Haklı olduğu değişimleri kabullenmek istemesek de hissederek ulaştık bu yaşa. Koca bir adamı da tarif eden, bir küçük rakıyı da simgeleyen o aynı rakam. İkisini de tükettiğinde aynı dram...  

Hayatın kendisi kişiye sunulmuş en güzel hediye iken ulaşılacak noktayı aramakla geçip gidiyor ömür. Kulaklarımda bir gitar tınısı, ellerim ceplerimde yürüyorum ben de. Kah yokuş yukarı ağır ağır, kah bayır aşşağı koşar adım. Ne ara otuz beş oldu lan benim yaşım?

28 Ocak 2012 Cumartesi

Adam


Sen şimdi hiç bir şey bilmiyorsun ya adamım, inan benim de bir farkım yok. Adını bile duymadın daha, neye adın kadar emin olabilirsin ki bu hayatta. Aldığın ilk nefesin ciğerini yakmasıyla alev alacak dünya ve sadece sen kalacaksın sonrasında. Ayaklarının üzerinde durmaya başladığında  tuttuğum elini bıraksam da gözlerim hep gözlerinde olacak. Yağmurda beraber ıslanacağız seninle hem de kahkahalar atarak. Kurumanın yollarını sen bulacaksın ama saçakların altına saklanmadan. Bildiğim her şeyi sabırla öğreteceğim sana. Doğrunun tek olmadığını zamanla sen de göreceksin . Bir tek şeyin istikameti şaşmayacak; o da sevgi. Yüreğimde taşıdığım sevdalara yer bulamazken seninle paylaşmaya başlayacağız her birini.

'Yaş otuz beş, yolun yarısı eder' diye öğrenmiştik biz şairden, benim içinse yepyeni bir yolun başı adamım. Haydi uzat elini, beraber atalım ilk adımı.

23 Aralık 2011 Cuma

Oyun

Dökelim misketleri, kağıtları, bozuk paraları.
Bakalım daha ne çıkıyor ceplerimizden.
Sen bana ‘neden?’ diye sor. 
Ben vurayım misketleri birbirine.
Ben sana ‘neden?’ diye sorayım. 
Sen çiz kağıtları.
Sonra yazı tura atalım kalan bozukluklarla.
Yazı gelirse gülüp geçelim.
Tura gelirse sen söyle…

20 Eylül 2011 Salı

Şehr-i Ben

Bir büyük şehir keşmekeşindeyim. Dört şeritli otobanlarda son sürat giden arabalar gibi geçiyor düşünceler aklımdan. Sıkıntılarım birer gökdelen olup yırtıyor yaşama sevincimi. Mutluluklarım ise gecekondu misali dip köşelerde, her an yıkılacakmışçasına endişeli. Sürekli bir koşuşturmaca var beynimin içinde. Çalar saat ile dükkan açan gözlerim, şehrin akşam yanan ışıklarına inat kepenklerini indiriyor. Yağmura hasret kalan toprakmışçasına kuruyan bedenim duşun altında yeniden hayat bulup öyle kavuşuyor yatağa. Nüfus hep tek ama rakım duble masamda. E bu hayat da başka türlü çekilmiyor be kardeşim...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Bahaneler ve 'Bana Ne'ler...

Tek geçerli sebep bir dönem blogların yasaklanması sebebiyle giriş yapamamızdı. Diğerleri hep bahane. Yazacak zaman bulamamak diye bir şey yok ama insan istiyor ki başka başka şeyler de yapsın. İşte o zaman yok olmasa da yetmiyor zaman. Ya da biz paylaştırmayı bilemiyoruz usülünce. Bir de bizi oyalayan onca şey çıkınca karşımıza bir de bakmışsın ki geride kalmış bütün biriktirdiklerin.

İleti diye bir illet var şimdilerde. İletişimde ol, olma ulaşıyor herkeslere. Kimse bu herkesler? Hayatında mı, aklında mı, gönlünde mi belli değil. Hepsi birer ikon. Oralara yazar olduk adım alışır gibi, sonra da alışıp garip bir adam olduk. Bir göz atımı mesafesinde duran paylaşım sitelerinden dolayı kısaldı cümlelerimiz. Yüz kırk karaktere sığışmaya çalıştık, olmadı. Yine sekeriz oralardan ama adımlarımızın sağlamı buraları titretir. Yoksa bana ne kim neredeymiş, kiminleymiş, kime ne demiş. Ben burada kendimle başbaşa, sokakta sevdiklerimle kol kola olayım, o bana yeter.